Benim okul arkadaşları

Her gün bir flood #6 (dün paylaştığımın devamı)

2020.11.19 18:26 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #6 (dün paylaştığımın devamı)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2
annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.10 23:25 Ferdinand_010203 Franz Ferdinand ın soyundan kız bulma arama çalışma istihbarat çalışması

Franz Ferdinand ın vikipediden geçmişine ve Gavrilo Princip in vikipedi sayfasını okurken aklıma bir anda bu Ferdinand ın soyuna ulaşabilir miyim düşüncesi geldi ve hemen araştırmaya başladım
şimdi bu ferdinand ın iki oğlu var bizim için önemli olan oğulları, kızı sikimizde değil
oğlu Hohenberg dükü Maximilian a indiğimizde onunda 2 oğlu olduğunu ve onlarında torunlarına kadar ilerleyip karmaşık bir hal aldığını gördüğümde google ın genel torunların çocukları sekmesinden hedef bir kız aramaya koyuldum, 20 29 vb yaşlarda olan kişiler gördükten sonra Luisa Prinzessin von Hohenberg'i kendime hedef seçtim
babası Franz Ferdinandın torunu Georg, Duke of Hohenberg'in oğlu 2.Maximilian idi. annesi ise Emilia Oliva Oliva Cattaneo Vietti adlı bir hanım efendi
hedefi seçtikten sonra kıza ulaşabilmek için bir yol aramaya koyuldum instagramda luisa.hohenberg adlı bir hesap bulsamda italyan bir hesaptı ve aradığım kız franz ferdinand ın torunun torunu idi yani avusturyalı , macar veyahut alman olmalı ve yüksek ihtimalle almanyada yaşıyor olmalıydı.
imdb de Luisa Hohenberg adlı birini gördükten sonra fotoğrafı olmamakla birlikte das doppelte lottchen adlı bir filmde oynadığını gördüm. fakat filmi google da aratınca bir kitap çıkıyordu büyük ihtimalle bir kitabın filmi idi hem almancam olmadığı için hemde bu işlerde bilgisiz olduğum için filmi araştırmayı bıraktım.
Luisa Hohenberg isimli sosyal medya hesaplarına bakarken bir facebook hesabına denk geldim, yüzü tam gözükmeyen bir profil fotoğrafı vardı ve okuduğu okul kısmında Goethe-Gymnasium Schwerin adlı almanyada Johannes-R.-Becher-Straße 10, 19059 Schwerin adresli bir okuldu. aradığımız kişi bu okulda okuyor olabilirdi ihtimal yüksekti.
okulun sitesine girdim. sitede 2019 dan fotoğraflar görmeme rağmen Luisa Hohenberg in herhangi bir fotoğrafını şuana kadar göremediğim için bu fotoğraflar benim için anlamsızdı. sitede sınıfların olduğu yere geldiğimde benden siteye giriş yapmamı istedi ve sınıf listelerine erişimim engellendi. olmayan almancam ile okulun sitesinde gezmeye devam ettim fakat işime yarayacak hiçbir şey göremedim.
okuldan sonuç alamayınca annesine yöneldim. annesinin fotoğrafı vardı, ve annesi ile alakalı bir person page buldum. hemen sayfasında Luisa Hohenberg ismini aradım fakat ismi ve doğum tarihi dışında herhangi birşey yazmıyordu.
Luisa Hohenberg in person page ini aradım ve 2 sonuç buldum,fakat ikisinde de öğrenebildiğim tek yeni şey kızın balık burcu olduğu idi, 21 şubatta doğmuştu.
annesinin person pagelerine bakmaya devam ederken hiçbir bilgi elde edemedim, bir sürü sayfa vardı fakat hepsi aynı şeyi tekrar tekrar yazmıştı. google da ise sadece 1 fotoğrafı ve çocukları ve ebeveynleri yazıyordu. kocası veyahut eşi gibi bir tanım ne Emilia Oliva Oliva Cattaneo Vietti için ne de Maximilian Prinz Von Hohenberg için geçerli idi. birbirlerinden boşanmış olma ihtimallerini düşündüm. eğer anne ve babası boşanmış ise büyük ihtimalle underage olduğu için annesi ile yaşıyordur. annesi hakkında daha fazla bilgi edinmiş olmam burada işime yarardı fakat elimden bir şey gelmedi. bu konu hakkında ikinci düşüncem anne ve babası boşandıysa biraz daha özgür bir birey veyahut tam tersi bir birey olabilirdi. iki ihtimalde gerçekleşmiş olabilirdi. içine kapanmamış olmamasını umarak aramaya geri döndüm
babasını aramaya başladım fakat babasının da sadece birkaç person page i vardı ve sadece doğum tarihi ve burçları yazıyordu. ve Franz Ferdinand ın oğlu olan 1.Maximilian ile isimleri aynı olduğu için ne görsellerde bir şey bulabiliyordum ne de aramalarda.
anne ve babasında bir şey bulamayınca kardeşine döndüm, bu konuda biraz kafam karışmıştı ilk soy ağacında sadece anne ve babasına baktığımdan ötürü bir şey görmemiş olsam da annesinin person page indeki soy ağacına baktığımda 2006-2008 yılları arasında doğan bir kardeşi daha gözüküyordu. ya person page in bilgileri bozuktu ya da ben yanlış anlamıştım. buna aldırmadan devam ettiğimde ise kardeşi Nikolaus Prinz Von Hohenberg hakkında da hiçbir şey öğrenemedim.
sosyal medya araması yaptığımda ise bir facebook hesabı buldum, bir sürü fotoğraf paylaşmıştı. fakat aralarında Luisa Hohenberg olabilecek birini görmedim. Universität Wien adlı bir üniversitede okuduğu yazıyordu. yaşı ile uyuşuyordu. hesap doğru olabilirdi. arkadaşlarına baktığımda amk şeyi in in bitmiyordu herkesi arkadaş eklemiş resmen adam. türk arkadaşları da vardı. bu orospu çocuğundan bir şey öğrenemeyeceğimi anlayınca bıraktım.
abisinin hesabının verdiği ağzımdaki tuhaf tat ile tekrardan aile soyuna döndüm ve Luisa Hohenbarg a geldim. neden neden hiçbir şey yoktu, liseli bir gençti neden instagram veyahaut bir sosyal medya hesabı yoktu. nasıl bir gençti. almanlar cidden bu kadar tuhaf insanlar mı, google bile kabul etmiyor resmen kızın varlığını bunu mu demek istediniz; Hohenberg Dükü Maximilian Luise Prinzessin Von Hohenberg diyerek başka birini göstermeye çalışıyordu. kendisine bakmıştım, annesine ve babasına bakmıştım, ve sikik aptal abisine de bakmıştım. fakat hiçbir şey yoktu, hayalet gibi takılıyordu resmen koskoca aile. ne toplu bir fotoğrafları ne de bir bilgileri vardı. annesi ve abisinin fotoğraflarını görmüştüm fakat abisinden tam olarak emin değildim. belkide annesi ve babası boşandı ve kız babası ile yaşıyor, babası korumacı biri olduğu içinde kendi ve kızının fotoğrafını paylaştırmıyordu. böyle bir şey olabilir miydi. bilmiyorum.
bu düşünceler arasında gider ve bu satırları yazarken tamam bu kadar yeter dedim, yarın hem tarih hem din sınavım vardı ve hiç çalışmamıştım. ve sadece Franz Ferdinandın 2 oğlundan 1 tanesinin 1 oğlunun soyuna ilerlemiştim. geniş bir soyağacı beni bekliyordu. Luisa Hohenberg i bulamazsam elbet o yaşlarda başka bir kızı da bulabilirdim, yoksa bulamaz mıydım. neyse bu iş burada bitmeyecek. bekle beni Ferdinand torunlarının torunlarını bulmaya geliyorum, bekle beni...
submitted by Ferdinand_010203 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.31 00:50 Merhabalarr_AQ Benim dedemin okulu çok uzak

Benim dedemin okulu çok uzak olduğu için okuyamamış çok üzülmüş bi gün ağlamaya başlamış gözlerinden çimento akmaya başlamış gözleri cama dömüşüş okul olmuş arkadaşları hep dedemin okuluna gitmeye başlamışlar ama CaHaPe döneminde türkçe ezan okuyub cenaze namazı kılıp gömmüşler Reis geldiği zaman dedemi bulup çıkarıp dedemi imam hatip yaptı.
submitted by Merhabalarr_AQ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.28 21:58 THE_REAL_KIMBUSIK Baya güzel yazi beyler okuyun. Dusuncelerinizi merak ediyorum

Ülkemizde eğitim olanakları tüm gençlerin ihtiyacını karşılayamadığından, her yıl üniversiteye giriş sınavları yapılıyor. Gençlerden çok ben korkuyorum bu sınavlardan. Biliyorum ki bu yüzden kaç genç ruh sağlığını kaybedecek, kaçı ölecek. Kaçının kendine olan güveni bir daha geri gelmemek üzere onu terk edecek ya da kaçı bu yüzden ailesi tarafından dışlanacak, aşağılanacak. Aileler, bir genç okulda başarılı ise, başka bir sorun yok sanıyor. Halbuki bana tedaviye gelen gençlerin büyük bir çoğunluğu okul birincileri, Türkiye genelinde dereceye giren öğrencilerdir. Şimdi her yıl üniversite sınavlarına girmeyi âdet edinmiş çok sevdiğim bir genç hastam geliyor aklıma. İlk yedi soruyu boş bırakırdı. Neden mi? Türkiye birincisi olup da gazetecilerle başı derde girmesin diye. Türkiye'de girmediği üniversite kalmadı. Ama hiçbirinde aradığını bulamadı. Ne mi arıyordu? Yok edilmiş, aşağılanmış, bir böcek gibi ezilmiş ruhunun devasız yaralarını başarılarla sarabilmek, acısını biraz hafifletebilmek, mutluluk, iç huzuru, yaşama sevinci gibi, o hiç tatmadığı duyguları yakalayabilmek. Onunla konuşurken bir meslektaşımla konuşuyor gibi hissederdim kendimi. Çünkü her şey gibi psikiyatriyi de çok iyi biliyordu. Ayaklı kütüphane gibiydi. Bu kadar çok okuyan, bu kadar çok bilen ve çok çalışan bir genç başka ne yapar? Başka bir şey yapmaya fırsatı kalmaz ki. Yaşamayı, insanlarla ilişki kurmayı, diğer gençler gibi geyik muhabbeti yapmayı, gezmeyi, tozmayı, eğlenmeyi, flört etmeyi bilmez ki. Sonunda da bu büyük zekâ ve yetenek hayata akamazsa, dönüp kendini imha eder. Bizim ülkemizde aileler bu gerçeği görmek istemiyor. Çocukları çok çalışkan ve okulda çok başarılı ise, öğretmenlerin hiçbir şikâyeti yoksa, çocuk hiç sorun çıkarmadan sadece okuluna gidip geliyor, TV bile seyretmeden, odasından çıkmadan hep çalışıyorsa, arkadaşları ile gezip tozmuyor, eve hep zamanında geliyor ve bunlara hiç isyan etmiyorsa bununla gurur duyuyorlar. Halbuki bunun ne kadar tehlikeli bir gidiş olduğunu bilseler... Geçen yıllarda bana gelen iki genç vardı. Biri, iyi bir ailenin ODTÜ'de okuyan, çok çalışkan oğlu, diğeri ise bir yandan sağda solda çalışarak bir yandan da açık öğretim fakültesini kala-geçe bitirmeye çalışan, konuşkan, gezmeyi tozmayı seven biraz gariban bir genç. İkisi de aynı dönem okulunu bitirdi ve kendilerine iş arama-169 ÖLÜMLE DANS 1\J. ya başladılar... Birbirlerini tanımıyorlardı. Gazete ilanlarıyla duyurulan işe alma sınavlarına girmeye başladılar. ODTÜ'lü genç hepsinin yazılı sınavını kazanıyor ama mülakatta başarısız oluyor ve işe girmeyi başaramıyordu. Ailesinin bana aşırı haylazlığı nedeniyle getirdiği açık öğretim mezunu gariban genç ise eğer yazılı sınavı kazanmışsa, mülakatı mutlaka geçiyor ve işe girmeye hak kazanıyordu. ODTÜ'lü bir yere giremezken, gariban genç üç yerden birden davet aldı. Hatta sözlü sınavlara girerken giyecek düzgün bir takım elbisesi olmadığından, birilerinden ödünç aldığı elbiselerle giderdi sınavlara. İşsizliğin kol gezdiği ülkemizde gariban genç, herkesin girmeye can attığı üç büyük kurumdan davet aldı. Kısa süre oralarda çalıştı, beğenmedi. Şimdi İstanbul'da büyük bir özel şirketin genel müdür Sayfa 99 Gülseren Budayıcıoğlu _ Madalyonun İçi yardımcısı. Şimdiden çok para kazanıyor. Artık kendine ait takım elbiseleri var. Geçen gün Ankara'ya gelmiş, bana uğradı. Bambaşka biri olmuş. Artık ona gariban diyemem. Henüz 26 yaşında. Kimbilir ne başarıların altına imza atacak. ODTÜ'lü çalışkan, iyi aile çocuğuna gelince. O koca diploma bile pek bir işe yaramadı. Ailesinin aracılığıyla küçük bir işe girdi çalışıyor. Mutsuz ve hayal kırıklığı yaşıyor. Halbuki aile koskoca ODTÜ'yü çok iyi dereceyle bitiren bu çocuktan neler bekliyordu. Ben bu çocuğa üniversitede kalmasını, kariyer yapmasını önermiştim. Çünkü bu gençler üniversitede kalırsa hiç yabancılık çekmiyor. Orada kaldığı sürece en iyi bildiği işi yapıyor. Sürekli çalışıyor, sınava giriyor, tez hazırlıyor ve bunun karşılığında para kazanıyor. Hayatın içine hiç girmeden kenarından süzülüp gidiyorlar. Ama olmadı. Ankara'daki üniversitelere giremedi. Anadolu'ya gitmeyi ise göze alamadı. Sonra Hale geliyor aklıma. Beklentileri çok yüksek, hırslı ve çok başarılı gençler korkutur beni. Onlara hem hayranlık duyarım, hem de bir türlü aradıklarını bulamayacaklarını bilmek, beni ürkütür. Zeki-yetenekli ve hoş bir kızdı Hale. Çok başarılıydı. Önce ODTÜ'yü bitirdi. Bir-iki iş denemesi oldu, sonra master yapmaya karar verdi. Master bitti yine birkaç işe girdi. "Kimsenin kimseye saygısı yok, kendimi daha fazla geliştirip daha üst düzey işler bulmalıyım," diyerek ikinci bir master daha yaptı. O da bitti ama yine olmadı. "En iyisi yurtdışına gidip doktora yapayım," dedi. Yurtdışında kendi imkânlarınla doktora yapmak çok pahalı bir iş. Aile, Hale otursun diye aldığı evi sattı ve Hale bu evin parasıyla Amerika'ya gitti. Beş yıl kaldı 170 MADALYONUN ÎÇI orada. İyi bir üniversiteden doktora derecesi aldı. Türkiye'yi ve buradaki insanları hiç beğenmiyor, eğitimsiz, kültürsüz, ilkel insanlardan oluştuğunu düşündüğü bu ülkede yaşamak istemiyordu. Amerika'ya büyük hayranlık duyuyordu. Doktora bitince orada birkaç yerde çalıştı. Gördü ki işler hiç de düşündüğü gibi değil. Onun kıymetini Amerikalılar da bilemeyince yeniden Türkiye'ye döndü. Bu arada yaşı 35 olmuş, aile yıllardır okuması için ona para yetiştirmekten bitap düşmüş, kendi yaşıtı arkadaşları girdikleri ya da kurdukları işlerde çok mesafe almışlardı. O ise elinde diploma koleksiyonu ile sıfırdan başlayacaktı her şeye. Birkaç büyük firmadan teklif aldı. Ama Hale'ye iş beğendirmek kolay olmadı. Oralarda da mutlu olamadı. "Birikimimi kullanamıyorum, benim çok daha üst düzey işler yapmam ve çok para kazanmam gerekiyor. Bu benim hakkım, otuz beş yıldır dirsek çürütüyorum. Bu dünyada bunun hiç mi değeri yok," diyordu. Hale'nin çok ilginç hayalleri vardı. Küçük şeylerle mutlu olan insanlara hayretle bakıyor, "Küçük insanların hayalleri de küçük oluyor," diyordu. Güler yüzlü, kolay mutlu olan biriyle evlendi. Kocası Hale'ye hayrandı. Ama hem eşini hem de eşinin ailesini hep aşağıladı. Hale'ye göre onlar küçük şeylerden mutlu olan basit insanlardı. Hele kayınvalidesi ne aptal bir kadındı. Camın önünde iyi demlenmiş bir bardak çay içmek bile o kadını mutlu ediyordu. Hele bir de sigara yakmışsa. Bir gün sormuştum Hale'ye, "Seni ne mutlu edecek, nedir hayallerin?" diye. "Miami sahiline yanaşmış, muhteşem bir yatta güvertede bir-iki arkadaşımla akşamüstü içki içmek isterim," demişti. Ama o yatın Hale'ye ait olması şartıyla. Mutlu olabilmek için gerekli şartlara bakın. Sonuçta sadece Hale'ye değil, Hale'nin emeklerine de yazık oldu. Kocası bu eziyete daha fazla dayanamadı, boşadı onu. Şimdi bir özel üniversitede ders veren Hale yalnız ve mutsuz. Ne hayat ona, ne de o hayata bir şeyler verebildi. Kayınvalidesi ise hâlâ camın önünde akşam çayını büyük bir keyifle içiyor. Hale bütün gayretlerine rağmen bu keyfi hiç tadamadı.
submitted by THE_REAL_KIMBUSIK to KGBTR [link] [comments]


2020.09.04 11:05 PierDaPier LÜTFEN YARDIM EDİN!

Selamünaleyküm. Lütfen biri bana yarıdm etsin 6 aydır kızım kayıp kimse bana inanıp bana yardım etmiyor. Lütfen yardım edin, lütfen yardım edin. İsmimi vermek istemiyorum ama ben Kuzgunlu Lisesi'nde çalışan bir öğretmenim. Kuzgunlu Lisesi'ne atanalı çok oldu burda bir hanım ile tanıştım evlendim ve güzeller güzelli bir kızım oldu.
İlk başta Orhan Bey'i ve bu kasabıyı garip bulsam bile daha sonra garip bir şekilde Orhan Bey'e aşırı bir bağlılık hissettim ve burda kalmaya karar verdim. Kızıma da Orhan Bey'i sevmesini ve ona minnet duyması gerektiğini öğrettim lakin o hep Kuzgunlu'dan gitmek istediğini söyledi. 16 yaşına yeni basmıştı 2019'un sonunda, o benim aksime sizi sevip dinlerdi bense sizden hep nefret ettim onun kafasını kirli düşüncelerle doldurduğunuzu düşünmüşümdür, hatta radyo kulesi yanınca sevindim bir daha kızımı "zehirleyemeyeceksiniz" diye.
7 ay önce harçlıklarını kasabadan kaçmak için biriktirdiğini öğrendim ve hepsine el koydum. Kasabaya ve Orhan Bey'e de küfürler edince hayatımdaki en büyük pişmalığımı gerçekleştirdim, ilk kez ona tokat attım çok pişmanım keşke keşke onu biraz dinleseydim, çok pişmanım. O günden sonra aramız iyice bozuldu ama bir ay sonra sanki her şey normalmiş gibi davranmaya devam etmeye başlamıştı. Geldi beni ve annesini öptü, sarıldı sonra ise beraber okula gittik. Okul bitiminde arkadaşları rahatsızlanıp eve çoktan gittiğini açıkladılar. Eve geldim ama hanım eve gelmediğini söyledi. O zaman üstümden kaynar sullar döküldü sanki gözüm açılmış gibi oldu, evin baş kösesinde duran Orhan Bey'in portresi sanki benimle dalga geçermiş gibi bana gülüyordu. Hemen kızımın odasını aradım ama her şey yerli yerindeydi, kasabayı aramaya çıkacaktım hanım durdurdu, gelir dedi. Bekledim, en sonunda gece vakti dışarı çıktım ama yorgunluktan veya kederden bayıldım. Bir kabus gördüm. Dağda bir grup insanın toplanıp, kızımı köpeklere attıklarını gördüm benden yardım dileniyordu ama onu kurtarmayayım diye beni tutan biri vardı dönüp bakınca o sırıtışı yine gördüm, Orhan Bey'in o lanet sırıtışını. Kendimi ilk kez o kadar aciz hissettim, bir baba nasıl çocuğunu koruyamaz diye düşündüm.
Sabah kan ter içinde ağlayarak evde uyandım. Hanım evden hiç çıkmadığımı söyledi ama ben emindim ki evden gece çıkmıştım. Bu konuyu açtığımda beni hemen susturdu ve bana sanki bir bokmuşum gibi baktı. İlk başta beni suçladığını sandım yaşanan olaylardan dolayı. Evden çıkarken Orhan Bey'in portresine bakmak gelmedi içimden çok korkuyorudum ama bir ara gözüm takıldı hala ruhumu korkutan o lanet sırıtış vardı. Bir ruh gibi okula gittim. Öğretmenler odasında bu konuyu açmaya çalıştım ama hanımın baktığı gibi baktılar bana. Aradan bir iki ay geçti bu konuyu kimseyle konuşamadım o lanet kabusu ve sırıtışı her gün gördüm, Dağ'a gitmeye çalıştım ama hep durdurdular korkumdan dolayı gidemedim, canım kızım da eve dönemdi.
Bir gün kızımın odasında bir resim gördüm. Kuzgun vardı altında da "KuzgunFM" yazıyordu. Kendince bu lanet kasabadaki tek eğlencesi için logo düzenliyordu size. O zaman aklıma sizin bana yardım edebileceğiniz geldi. Bir kaç sefer yanan radyo kulesinin civarını dolaştım belki sizlerle tanışırım diye ama sanki hep izlenme hissi vardı sırtımda. Bir yardım bulamayınca Orhan Bey'in evine gittim belki bir şey bulurum diye ama engellendim. Deliye dönmüştüm bağırmak istiyordum, kızımı kurtarmak istiyordum ama tek yaptığım şey bir resmin bana bakarak benimle dalga geçermiş gibi sırıtışını izlemekti. Kendimi en güvenli hissettiğim yer artık kızımın odası olmuştu orada olunca pişmanlık hissediyordum ama o lanet sırıtışı görmüyordum. Çok zor bir 6 ay geçirdim. Bu sabah baya erken uyandım şans eseri size denk geldim kızımın bilgisayarına bakarken. Lütfen bana yardım edin, bana sadece siz yardım edebilirsiniz bu lanet kasabada. Lütfen kızımı bulmak istiyorum yaptığım her şey için çok pişmanım. Seni koruyamadığım, senden her şeyi aldığım için çok pişmanım.
submitted by PierDaPier to KuzgunFM [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.07.03 01:59 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2

annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.29 07:04 rohunder "Atatürk'ü takip etme bırakıldı, Türkiye öldü." Üzerine Tavsiye Yazısı

Herkese günaydın!
Gruptaki Atatürk paylaşımlarını ve yorumlarını incelediğimde birkaçınızın yapmış olduğu ve birçok kişinin de destediğini gördüğüm yorumlarda, Atatürk Türkiye'sinin 10 Kasım 1938'de öldüğü bahsedilmiş. Bu argümana kısmen katılmakla birlikte kısmen de katılmıyorum. Evet o karanlık günden beri iyiye giden ve gitmesi istenen her şey, şu zifiri karanlık dönemi oluşturacak ve karanlığın fitilini ateşleyecek bir çok rezil ve boktan olaylarla yok edildi. Şu bir gerçek ki Atatürk'ten sonra olan her şey, Rusların şovlarına maruz kaldı. Öyle ki bu Rusların şovları sadece Türkiye üzerinde değil, Afganistan, Azerbeycan, Ermenistan, İran ve kendisine yakın birçok topluluklar üzerinde gerçekleşmiştir. Örneğin Afganistan örneğini verecek olursam, şu an kafada canlanan Afganistan yapısı 1979'dan sonra oluşmaya başladı. 1979'a kadar Afganistan tamamen modern ve gelişime açık bir devletti. Evet toplumun çoğunluğu müslümandı. Ancak hiçbir din yoktur ki siyasete el atmadığı sürece, toplumun içinde var oldukça gelişime müdahale etsin. Afganistan'ın hızla büyümesi ve gelişmesi kimi rahatsız etti dersiniz? Elbette Rusları, yani o zamanki Sovyetleri. Şu an artık Sovyet değiller mi? Emin olun hâlâ Sovyet kafasındalar. Şu an biz nasıl ki Laik Demokratik Cumhuriyet'e sahip olmamıza rağmen bazı kafalarda halen şeriat varsa, onlarda da bu durum var. Hatta çoğunluğu böyle diyebilirim. Ukrayna-Rusya olayını ele alalım. Ukrayna'ya gittiğinizde çoğu barlarda Lenin fotoğrafı hedef tahtası olarak kullanılır ve eğer Rus veya Kürt iseniz size karşı bakış açıları oldukça kötü olacaktır. Neden Kürt dedim? Çünkü Ruslar Kırım meselesini korku ile ve buna bağlı şiddet ile çözebilmek için, kendilerine yıllardır bağlı kalan Kürtlerden destek aldılar. Ukrayna'da gerçekleşen çöp konteynırlarındaki parçalanmış beden mevzusu, Ukrayna'yı derinden yaralamıştı. Öyle ki özellikle Ukrayna'da Türkiye'den Rusya'ya ve oradan da Ukrayna'ya geçen çok özel Kürtlerle karşılaşacaksınız. Her biri eğitimsiz ve vicdandan yoksun kimselerdir. Cepleri ise nereden geldiği belli olmayan balya balya paralarla doludur. Genellikle dolar kullanırlar. Çünkü Rus rublesi olması meselenin nereden geldiğini belli edecektir. Her zaman olduğu gibi "İŞTE BUNLAR AMARIGAN OYUNU!!" diyebilmek için paralarını dolara çevirir ve her şeylerini dolar üzerinden yaparlar. Peki Kürtleri kullanarak öldürülen Ukrayna vatandaşları olayından sonra ne mi oldu? Rusya yıllardır istediği şeye kavuştu: Kırım.
Afganistan mevzusuna geri dönelim. Gelişen ve büyüyen Afganistan'dan rahatsız olan Ruslar, Afganistan'a 1979 yılında Afganistan içerisindeki devleti ele geçirip hükümet kuran komünistlerin tavsiyesi üzerine savaş açtı ve bu savaş neredeyse 10 yıl sürdü. Ruslar bu savaşı tamamen komünist-şeriatçı savaşına dönüştürdü. Elbette Sovyetler bu savaşı kazanamadı. Ülkelerine 15 Şubat 1989 yılında geri döndüler. Sovyetler Birliği 1991 yılında dağıldıktan sonra ne mi oldu? Kafalar halen Sovyet düşüncesiyle çalıştığı için, zamanında kaybettiği Afganistan savaşını kazanma amacıyla, 1994 yılında gizlice destekledikleri şeriatçı toplululuklarının birleşmesine müsaade ederek Taliban terör örgütünün kurulmasına neden oldu ve artık kullanma gereği duymadığı tüm Rus silahlarını kaçakçılar vasıtasıyla örgüte aktardı. Yeni kurulan Rusya Federasyonu'nun diğer ülkelerle yaptığı ticaret ile birlikte elde edilen gelirlerin bir kısmını dolar üzerinden yaparken, dolar üzerinden elde edilen bu gelirleri dünyanın birçok noktasındaki terör örgütlerine aktardılar. Böylece hem Rus rublesi aklanmış oluyor, hem de hedef şaşırtılmış oluyordu. Afganistan'ın yıkımı da böylece gerçekleşmiş oldu. Toprak kazanamadılar ancak kazanamadıkları toprakları ise kullanılamaz hale getirdiler.
Rusların en aktif ve en güçlü oldukları 1970 yıllarında bir de ne mi oldu? İran'da İslam devrimi oldu. Yıllarca krallıkla babalar gibi yönetilen ülke, şeriatçıların ve teröristlerin eline geçti. Peki o yıllarda Türkiye'de ne oldu? Ülkede devasa bir komünizm alevi yükseldi ve bu alevi daha da harlamak için kendilerinden birini feda ettiler: Deniz Gezmiş. Deniz Gezmiş'in asılması komünizme darbe vurmadı, tam tersi alevin daha da harlanmasına neden oldu. Eğer Deniz Gezmiş denilen şahıs, "DEMOKRATİK CUMHURİYETİ YIKACAĞIZ, YERİNE KOMÜNİZM DEVRİMİNİ GETİRECEĞİZ GEREKİRSE SİLAH YOLUYLA!" demek yerine okulunu bitirip siyasi fikirlerini daha iyi ve daha doğru bir şekilde dile getirmek için parti kurup, bu parti çatısı altında fikirlerini ve düşüncelerini medeni bir şekilde dile getirmiş olsaydı ne Rus destekli komünizm kaynaklı kötü olaylar gerçekleşecekti ne de idam edilecekti. Bu durum kahpenin de kahpesi Mahir Çayan ve saz arkadaşları için de geçerlidir.
Bir de gaza getirip rahatça konuşturdukları Aziz Nesin, bu olayların yakın tarihinde Rusları güldüren ama bazı kesimleri sinirlendiren birçok sert cümleler kurdu. Bu cümleler neredeyse kendi hayatına mâl oluyordu ancak kurduğu sert cümleler, Madımak faciasında yanındaki aydın arkadaşlarını kurtaramadı ve bunun cefasını kim çekti? Gerçekleri doğrudan söyleyen Uğur Mumcu ve gerçekleri gün yüzüne çıkaran, Ruslara, onların yardakçısı komünistlere ve özellikle İzmir'de yakalanan o zamanın Sovyet Ajanı Putin'e "SİZİN NE İŞİNİZ VAR LAN ÜLKEMİZDE?" diyerek sorguya çeken ve gerekirse bu puştları konuşturabilmek için gerekli işkence tekniklerine sahip adam gibi adam olan ismini vermek istemeyeceğim ülkesine aşık bazı babalar ve daha birçokları.
Türkiye'de gerçekleşen bu komünizm alevinden rahatsız olan kesim kimdi? Elbette şeriatçılar. Çünkü kendilerine sürekli olarak komünizm kaynaklı raporlarla "Bu komünist adamlar yüzünden din elden gidecek." dendi ve bu kesim bir araya gelip de güçlerini topladıklarında Ruslardan kendilerine önce sevgi dolu mesaj ve milyonlarca dolar para aktarıldı. Aynı Afganistan'da ve İran'da olduğu gibi... Amaç ele geçiremediği toprağı bir daha kullanılamaz hale getirmek... Bu parayla kıçına don dahi bulamayan cahil fütursuzlar tarikatlar kurup, bu tarikatlara adam toplamaya başladılar. Diğer yandan da bu tarikatlara ve şeriata düşman kesim olan komünizm yanlısı Kürtler örgüt haline gelip pkkyı kurdular. İki kesimin de parasal ve silah kaynağı tamamen Rusya üzerindendi. Ancak bir sorun vardı. Her ne kadar milyonlarca dolar harcansa da bu iki kesim istenildiği kadar büyüyemiyor ve yangın körüklenmiyordu. Çünkü karşılarında durmak ve yılmak bilmeyen bir Türk ordusu vardı. Bu sorun nasıl çözülecekti peki? Pkk işe yaramıyordu ve neredeyse örgüt çökmek üzereydi. Ama tarikatlar bu işi yapabilirdi. Hem de en çok istenildiği şekilde. Bu yüzden önce tarikatlarda çocuklar yetiştirilip büyütülmeye başlandı. Sonra bu çocuklar askeri okullara yollandı ve beklemeye başladılar. Bu bekleyiş elbette oturarak olmadı. Siyasete de el almaya başladılar. Rusların desteğini belli etmemek adına siyasete girmesi istenen tarikatçılar öncelik olarak Amerika'ya ve Avrupa'ya yollandı. Orada okul okuyup diplomalarını aldılar. Kafaları bilgiyle doldu ancak kafaları halen Rus destekli tarikat kafasındaydı. Türkiye'ye dönüp siyasete sızdılar. Arada dozu kaçırdılar elbette ama zaten bu doz kaçımı istenen ölçüdeydi. Amaç toplumu Türk askerinden soğutmak. En son benim neslimin de içinde bulunduğu 28 Şubat'taki post-modern askeri darbe ve kendi ürünleri olan, uzun süre askeri okullarda okutup beklettikleri çocukları sahaya inip de meyvesini aldıkları 15 Temmuz olayından sonra toplum tamamen Türk askerinden soğuyup uzaklaştı ve korkar hale geldi. Çünkü atılan her şeriat ve komünizm adımında "Acaba Türk askeri bizi engelleyecek mi?" deniliyordu. Şu an "sanırım" bu sorunları da ortadan kalktı. Tabi ufak olarak sanırım diyorum. Çünkü Türk askerinin ne yapacağı hiçbir zaman belli değildir.
Şu an içinde bulunduğumuz dönem kabul edelim ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık günleridir. Yarın görünmüyor, geçmiş ise puslu gibi. Atatürk ve düşünceleri sanki bizden milyonlarca kilometre uzakta duruyor gibi. Sanki her şey bitmiş gibi. Sanki bütün güç bu fütursuzlarda ve artık elimizden hiçbir şey gelmiyor gibi. Ama hayır! Evet kocaman bir hayır! Şu unutulmamalıdır ki biz yeni nesil olarak elimizde çok büyük bir avantaj var sevgili dostlar: bu orospu çocukları ülkemizi yıkmak için ömürlerini yok yere harcadılar. Evet zenginler, evet çok paraları var. Ama bizde ise onlarda olmayan ve onların da çok korktuğu çok önemli bir silahımız var; beynimiz. Çünkü bu zamana kadar anlattığım tüm olayların sorumluları anne-babalarımız ve onların da anne-babalarıdır. Fark ettiniz mi bilmiyorum ancak bizlere kendi dönemlerinde olduğu gibi söz geçiremiyor, kendi eğitimlerini aktaramıyorlar. Benim neslim bilir, benim neslime Osmanlı terbiyesini aşılamaya çalıştılar. Ancak başaramadılar. Osmanlı terbiyesi tamamen kula kulluk felsefesi üzerine çalışır ve sesini soluğunu çıkaramaz, "kendini siktir" emri geldiği anda domalıp kendini siktirmen gerekir. Bu ancak kendi nesillerinde işe yaradı ve kendilerini Ruslara ve onun yardakçılarına bir güzel siktirdiler. Peki yeni nesilde bu neden işe yaramadı? Bizi neden bozamadılar? Neden yeni nesil Atatürk'ü ve onun düşüncelerine eskiye nazaran daha bağlı? Yaşadığımız kötü olaylardan dolayı Atatürk kıymete bindi diye mi? Hayır. Tamamen modern çağın bir getirisi bu sevgili dostlar; teknoloji ile hemen hemen her şeye erişebiliyor, bu pisliklerin ne gibi pislikler olduğunu görebiliyor, Atatürk'ün ise zamanında bu gibi pisliklere karşı ne gibi icraatlar yapmış olduğunu öğrenebiliyor oluşumuzdur. Bize ve modern çağa asla ayak uyduramayacaklarının, ömürlerini ise boş yere harcadıklarının farkına varmaya başladılar. Bu yüzden ise yapabildikleri son şey olan yeni nesli, özellikleri ve yetenekleri ne olursa olsun engellemeye çalışmak. Ancak bu bile artık işe yaramamaya başladı. Yok oluyorlar sevgili dostlar. Yok olup toprak olacaklar ve biz yeni neslin bu ülkeye kazandıracakları bir çok şeye, Atatürk'ün çağdaş ilkelerini tekrardan diriltmeye, sanata ve bilime engel olamayacaklar. Tek yaptıkları sadece zaman kazanmak. Yani diğer tabir ile uzatmaları oynuyorlar. Tek yapmamız gereken olabildiğince çaba gösterip, bize yatkın olan alan ne ise (bilim, sanat, edebiyat, kültür, zanaat vb.) o alanlarda vicdanımız ile gelişip yoğurularak sahnedeki rolümüze hazırlanmak. Atatürk'ün "Bütün ümidim gençliktedir." sözü aslında bizden önceki cahil neslin gençleri için değil, modern çağın gençleri olan bizler için söylenmiş bir sözdür. Çünkü Atatürk, bugünlerin gelebileceğini gören bir liderdi ve bu sözünde ise tamamen bize sesleniyor. Buna emin olun ki Atatürk'ün bu sözünü rahatlıkla üstünüze alınabilirsiniz ve şuna da emin olun ki azınlık değiliz. Bizim gibi sahneye çıkmayı bekleyen o kadar çok yaralı insan var ki... Bu günler geçecek dostlarım. Çünkü bu cahil topluluk modern çağın ağırlığını taşıyabilecek yetiye sahip değil, hiçbir zaman da olamayacak. Bu yüzden Atatürk Türkiye'si ölmedi ve hiçbir zaman da ölmeyecek.
Sabırla ve dirayetle aydınlığa erişmek dileğiyle.
submitted by rohunder to KGBTR [link] [comments]


2020.01.09 18:18 ill-be-back4 Küfürle bir insanı ağlatabilir misiniz?(5. Sınıf anım seviye oldukça düşük)

  1. Sınıfa gidiyordum. Küfürbaz haydolar,YouTube ve Facebooktaki küfür içeren çoğu videoyu izlemiştim ayrıca çevremde de küfür eden çok insan vardı. Okulda teneffüs vakti geldiğinde bir an önce bitmesini dilerdim çünkü sınıf basketbol oynamayı çok seviyordu ama ben basketbol için fazlasıyla yeteneksizdim. Benim gibi olan 3-4 kişi daha vardı. Genellikle 3 kişi basketbol sahasının kenarındaki kaldırımda ya da boş olursa bankta oturup diğerlerini seyreder kimi zaman da bahçede avluya çıkan mahkum misali tur atardık. Günlerden bir gün saha kenarında 1 arkadaşımla dolaşıp video oyunları hakkında konuşuyoruz tam pota çizgisine geldik yükselen seslerle beraber Kalabalık üstümüze doğru geldi ve iş çıkış saatinde dolmuşa binen insanlar gibi iç içe geçtik derken. Arkadaşlardan biri sınıfta ismi Ege olan bir piçin kafasına şap diye geçirdi. Bu anasını siktiğim de ne vuruyorsun lan göt dedi kafama bir geçirdi. Ananı sikeyim nevrim döndü avuç içi yanağıma parmakları kafama gelecek şekilde yapıştırmış bense baş dönmesinin yanı sıra yüzümün kızardığını hissedebiliyordum. Bir an duraksadıktan sonra “Amınakoduğumun piçi orrrrospuçocuğu diye bağırıp buna atıldım dizimle karnına bir tekme yüzüne de birkaç kez vurdum ancak kendini iyi savundu yüzüne vurmaya çalışsam da çoğunu savuşturdu. Zaten kalıplı bişeydi. Sınıftakiler araya girmeye çalıştı. Bunun kafasına vuran Burak iisimli arkadaşım beni tutarken ona bırak seni de sikerim diyordum delirdim o bana öyle bir vurdu ki benim ona vurduklarım hiçti hiç. Bağırıyordum ananı sikecem bekle sen ananın amına dünyanın 7 harikasını sokacam ananın amını alice harikalar diyarına çevirecem kızkardeşinin amına yoğurt döküp sike sike ayran yapacam babanın ve senin taşşaklarını çükünüzü koparıp birbirinize yedirecem bırakın laan Beni. Öyle pis küfürler ediyordum ki bahçedeki nöbetçi hoca ve onunla sohbet eden müdür yardımcısı bahçenin diğer köşesinden koşuyorlar 7.-8. Sınıflar koşarak olay ne diye geliyorlar ettiğim küfürler karşısında gülme krizine giriyorlardı. Ege denen anasını siktiğimin piçine dedim ki bekle aileni kerhanede sigortasız çalıştırıp onları simit ayran parasına satıcam yemedikleri yarrak bırakmıyacam. 8. Sınıflardan bir abi bir anırdı okul inledi derken. Nazım denen müdür yardımcısı NOLUYOR BURDA AYRIL AYRIL DAĞILIN İŞİ OLMAYAN SINIFLAR gibi şeyler söylüyor ama kalabalık dağılmıyor beni Samet diye bir arkadaş sıkı sıkı tutarken. Ege amcığına Dedim ki bekle senin götünü kesecem (pota direğini göstererek) bu direkten sülaleni geçirecem anasını siktiğim dedim müdür yardımcısı SUS dedi,benim adım da Şahin se şahin olup ananın amında süzülerek bir parçasını koparıp yicem dedim dedim müdür yardımcısının yüzü şekil değiştirdi ananı sikeyim 45 yaşında adam ömrü hayatında böyle birşey duymamıştır sjjsjsjskskskskskkskskskehehekejemeıjewldrj sus terbiyesizz diye bağırdı (bu seferkini mahalle duymuştur)yüzüme de bir baktı kafes dövüşçüsü o bakışı görse soğurdu ama hala sövüyorum. Ya Anasını sikecem ya da bunu o derece aklıma koymuşum. ananı bacını sakla onların da amınakoyacam dedim nöbetçi öğretmen eliyle ağzımı kapattı ben kuduz köpek gibi çırpınıyorum. Nazım hoca herkesi dağıttı bizim sınıftan 7-8 kişi ve biz kaldık. Nazım bana baktı hakim ol kendine nerede olduğunuzu unutmayın ben size gösteririm küfür edip kavga etmek ne demek gibi bir azar çekti bense sakinleşmiş gibi yaptım nöbetçi öğretmen de beni bıraktı bir adım geriye çekildi oç Ege’yle benim aramda nazım var, nazım hafif sağıma doğru kaydı bende yüzümün acısını hissettim ardından;amınakoduğumun oğlu siktim ananı diye bunun yüzüne yurmuğu koydum 2 suratına 2 kafasına Tokat vurdum zaten bu orospuçocuğunun gözleri küfür ettiğimde dolmuş zarıl zarıl ağlıyordu ama şimdi hıçkıra hıçkıra ağlıyor zar zor nefes alıyor,nöbetçi öğretmen buna sarıldı,Nazım ibnesi beni kucağına aldı bankın oraya götürdü. Teneffüs çoktan bitmiş kimi sınıflar camdan bizi izliyordu. İlk o götü sonra beni okula soktukar Nazım götümü sikecekti. Olayı anlattık Nazım benle 30 dkk özel olarak konuştu”yaptıkların seni haklıyken haksız yaptı” diye bir başladı bana bir su getirdi kendi çay içti yarım saat benle konuştu. İkinci olursa,böyle bir şey tekrarlanırsa seni atarım dedi. Beni sınıfa sokmadı öğretmenler odasına oturttu Ali diye bir matematikçiye emanet etti. Bizim sınıf hocasıyla konuşmuşlar. Sınıf öğretmeni de benimle öğretmenler odasında bir 10dkk konuştu. Bu sırada sınıf başka bir öğretmenle ders işliyor neyse konu kapandı sayılır(1-2defa daha karşı karşıya geldik ama benle eşik atamayacağını,benim nasıl manyak bir orospuçocu olduğumu anladı) 2 yıl önce bunu Ankara Bahçelievler de gördüm vücut geliştirmiş kafam kadar kası olmuş. Beni tanımadı ama ben bunun sikindirik yamuk kafasını tanıdım. Biramı içiyorum aklıma buna ettiğim küfürler geldi kendi kendime gülüyorum. Arada da bunların masaya bunlara bakıyorum bir de bizim masaya bizimkilerin hepsi fırlama piç, sokakta yüzüne bakılmaz bunlarda kas çok ama taşaktan eser yok. Bu beni anımsadı. WC’ye giderken baktım arkamdan geliyor aha göt gitti glb dedim. WC için Merdivenlerden iniyorsun tam indim arkamdan dozer gibi girdi çarptı buna baktım bu bana baktı kafayı geri çevirdi oha lan hayvan dedim insan olan özür diler. Bu “ne diyorsun lan sen “ diye geri döndü. Kabadayığın bana sökmez dağ başı mı lan bura diye bağırdım. 1 garson 1 de arkadaş(o da WC ye geliyormuş)sese geldi biz bununla burun buruna gelmişiz arkadaş bizim masaya haber vermek için koştu . Bunlar olurken bu da sen bana cevap mı veriyorsun ben evet lan başka hayvan mı var öküz dedim bir boşluk oldu tam ağzını açacak merdivenlerden ses geliyor(bizimkiler merdivenlerden bir iniyor skskkskdmdkdkdkdkd sanırsın cepheden çıkartma yapıyorlar Cenk isimli arkadaşım 5 basamak kala atladı noluyor lan hayırdır birader dedi buna yürüdü, işte kırılma noktası bunun arkadaşları merdivenlerin tepesinden sadece bakmakla yetiniyorlar. Mekanın işletmecisi de belirdi bir süre sonra, gençler hayırdır noluyor dedi biz birşey yok abi sorun yok dedik yine de yanımıza geldi ben bu Ege oçunun kulağına eğildim “burada bıçaklanıp ölmek istemiyorsan toz ol “diye fısıldadım(halbuki hayatımda yemek bıçağı dışında kesici delici alet görmemişimdir blörf yaptım o mal da yedi ) Peki noldu O 120 kilo yürüyen kas Ağlayarak koştu çıktı mekandan “arkadaşları” da peşinden yavaş yavaş gitti. {BU DA BÖYLE SİKİM SONİC BİR ANIMDIR. HATIRLADIKÇA KÜFÜR BÖLÜMÜNE ÇOK GÜLERİM,YAZIYA BU KADAR DÖKEBİLDİM AFFOLA}
submitted by ill-be-back4 to KGBTR [link] [comments]


2019.01.17 20:15 fragmanlife Cesur Yurek Dizisi Hikayesi ve Oyunculari

Cesur Yurek Dizisi Hikayesi ve Oyunculari Yapımcılığını Fark Film'in üstlendiği dizinin başrollerini; Onur Tuna, usta oyuncu Hüseyin Avni Danyal ve güzelliği kadar oyunculuğuyla da ses getiren Ruveyda Öksüz yer alıyor.
Cesur Yürek'te yüreğinden ve bileğinden başka güvenecek hiçbir şeyi olmayan Ömer Korkmaz karakterine can verecek olan Onur Tuna, ailesi, mahallesi ve arkadaşları için büyük bir mücadele içine girecek. Ruveyda Öksüz'ün canlandırdığı Berrin karakterinin hayattaki en büyük ikilemi ise, idealist bir hukukçu olmasına rağmen, aşık olduğu adamın adaleti kendi elleriyle dağıtmaya karar vermiş bir kabadayı olmasıdır...
Bölgesel sorunları ve uluslararası siyaset ve stratejileri de konu edinen "Cesur Yürek"in yönetmenliğini Kudret Sabancı yaparken, senaryosunu Cüneyt Aysan ve Ozan Aksungur kaleme alıyor.
Onur Tuna Cesur Yürek / Ömer Korkmaz (Onur Tuna) Yeraltı dünyasının hüküm sürdüğü günlerde, terk derdi adalet olan Ömer Korkmaz, mahallesi ve arkadaşları için büyük bir mücadelenin içine girer. Yüreğinden ve bileğinden başka güvenecek hiçbir şey bulamayan Ömer, zalimlere karşı onların anlayacağı dilden konuşmanın tek çare olduğunu görür. Kendi halinde bir balıkçının hak arama mücadelesiyle başlayan serüveni onu, olduğu yerde adalet dağıtan bir kabadayıya dönüştürecektir.
Onur Tuna Kimdir, Kaç yaşında? Onur Tuna 2 Temmuz 1985 Çanakkale doğumludur. Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı Ses Eğitimi Bölümü'nden mezun olmuştur. Okul yıllarında lisanslı olarak voleybol ve basketbol oynamış ve İzmir’de dört sene mankenlik yapmıştır. Ekranlara ilk adımını 2011 yılında Hayat Devam Ediyor adlı diziyle atmıştır.
Onur Tuna’nın Oynadığı Diziler Filinta / Filinta Mustafa / 2014
Hayat Devam Ediyor / Siraç Bakırcı / 2011
Cesur Yürek / Ömer / 2016
Onur Tuna’nın Oynadığı Filmler Bir Küçük Eylül Meselesi / Atıl / 2014
Rüveyda Öksüz Cesur Yürek / Berrin(Rüveyda Öksüz) Genç ve idealist bir avukat olan Berrin, hayatını hukuk mücadelesine adamıştır. Adaletin ancak hukuk devleti ilkeleriyle sağlanabileceğine inanır. Hukuk sistemi dışında kalan hak arayışlarının zorbalığa ve adaletsizliğe yol açacağına bütün kalbiyle inanan Berrin için, aşık olduğu adamın adaleti kendi elleriyle dağıtmaya karar vermiş bir kabadayı olması yaşayacağı en büyük ikilemdir.
Rüveyda Öksüz Kimdir, Kaç Yaşında? Miss Turkey 2013 birincisi olan Ruveyda Öksüz 24 Mayıs 1994 İstanbul doğumludur. Aslen Rizeli olan Ruveyda Öksüz, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay bilimleri öğrencisidir. Türkiye'yi Miss World 2013'te Endenozya'nın Bali Adası'nda yapılan yarışmada temsil etti. 2014 yılında Tayfun Güneyer'in yazıp yönettiği, Yusuf Çim ve İsmail Filiz ile birlikte başrolü paylaştığı Ezra dizisinde Gazzeli tıp öğrencisi Ezra karakterini canlandırmıştır.
Rüveyda Öksüz’ün Oynadığı Diziler Ezra / Ezra / 2014
Sen Benimsin / Nağme / 2015
Cesur Yürek / Berrin / 2016
Saydam Yeniay Cesur Yürek / Enver Bey (Saydam Yeniay) Enver Bey’e göre adalet, ancak ve ancak büyük devletlerin yaşadığımız bölgeden kovulmasıyla tesis edilebilir. Türk devletinin yetiştirdiği en parlak istihbaratçılardan biri olan Enver Bey, büyük devletlerin sömürü düzenini bozmadan ne ülkesinde ne de orta doğu coğrafyasında adaletin hüküm süremeyeceği görmüş, bu uğurda mücadele edebilmek için ailesi dahil her şeyden vazgeçmiştir. Devletin çıkarlarını tehlikeye atmamak için yeraltına çekilmiş, resmi bir unvanı, kimliği olmadan mücadelesini sürdürmektedir.
Saydam Yeniay Kimdir, Kaç Yaşında? 24 Mart 1965 doğumlu olan Saydam Yeniay Hacettepe Üniversitesi, Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü okumuştur. Mezun olduktan sonra, Devlet Tiyatrolarında göreve başlayan oyuncunun ilk görev yeri Diyarbakır Devlet Tiyatrosu olmuş ve ardından Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nun kuruluş çalışmalarında oyuncu ve yönetmen olarak çalışmalar yapmıştır. Daha sonra İstanbul Devlet Tiyatrosu'na tahin olmuştur. Uzun yıllar Çanakkale18 Mart Üniversitesi, Sahne Sanatları ve Görüntü Sanatları Bölümü’nde rol dersi hocalığı yapmıştır.
Saydam Yeniay’ın Oynadığı Diziler Cesur Yürek / Enver Bey / 2016
Karagül / Cemal / 2014
Kod Adı Reaksiyon / 2014
Bir Çocuk Sevdim / Bekir / 2011
Leylan / Ayhan / 2007
Kurtlar Vadisi Pusu / 2010
Yaşanmış Şehir Hikayeleri / Cavit / 2006
Seni çok Özledim / Kemal Hoca / 2005
Vay Anam Vay / Ekrem / 2001
Tanrı Misafiri / Tuna / 1993
Şehnaz Tango / Erdoğan / 1994
Hakan Yufkacıgil Cesur Yürek /İskender Tatar (Hakan Yufkacıgil) Tatar Ahmet varisi olan İskender, alemde acımasızlığıyla nam salmıştır. İşlerine çomak sokmaya başlayan Ömer’i önceleri hafife alan İskender kısa zamanda karşısında dişli bir rakip olduğunu anlar. Adı gibi bir fatih olması için babası Tatar Ahmet tarafından özel olarak yetiştirilmiş olan İskender, yer altı dünyasının en büyüğü olmak istemektedir. Bu yoldaki en büyük rakibi ve düşmanı Ömer Korkmaz’ı yok etmek için İskender’in en büyük kozu, hiçbir değere, ilkeye, kutsala bağlı olmamasıdır.
Hakan Yufkacıgil Kimdir, Kaç Yaşında? Hakan Yufkacıgil, 1 Ocak 1980 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Bursa Devlet Tiyatro’sunda kursiyer olarak tiyatro hayatına başlamıştır. 2010 yılında “Av Mevsimi” adlı filmde Şener Şen ile birlikte rol almıştır. Yakın arkadaşları ile beraber kurmuş olduğu “Tiyatro Oyun Kumbarası” vardır ve 2012 yılında Oyun Kumbarası adı altında bir oyun sergilemişlerdir. Hakan Yufkacıgil, 23 Aralık 2014 tarihinde TRT ekranlarında başlayan “Filinta” dizisinde Sansar Cemil Karakterini canlandırmıştır.
Hakan Yufkacıgil’in Oynadığı Diziler Cesur Yürek / İskender / 2016
Filinta “Bin Yılın Şafağında” / Sansar Cemil / 2015
Yasak / Ali Fuad / 2014
Filinta “Bir Osmanlı Polisiyesi” / Sansar Cemil 2014
Eve Düşen Yıldırım / 2012
Umutsuz Ev Kadınları / Bora / 2011
İyilik Kervanı / Sefa / 2008
Kollama / 2008
Akasya Durağı / Olgay / 2010
Son Tercih / Akın / 2007
Sessiz Fırtına / Orhan / 2007
Çemberimde Gül Oya / Sadık / 2004
Hakan Yufkacıgil’in Oynadığı Filmler
Gece / Nahit / 2014
Uzun Yol / Fariz / 2013
Beni Unutma / Kaan / 2011
Av Mevsimi / 2010
Rıza Akın HİKMET KARA (RIZA AKIN) Çifthanlı ailesinin, köşkünün kahyasıdır. Karısı Safiye ve oğlu Metin ile köşkte yaşamaktadır, eşi Safiye de mutfakta çalışıyordur. Olcay Çifthanlı’nın eli koludur, her zaman onun emrindedir. Sadık ve güvenilir bir adamdır. Çifthanlı ailesi için yapamayacağı şey yoktur. İnsan sarrafıdır, herkese kolay inanmaz.
Rıza Akın Kimdir, Kaç Yaşında? Erzincanlı bir ailenin çocuğu olarak 1957 yılında Adana da doğdu. Tiyatroyla ortaokul yıllarında tanıştı. Tiyatro için taşındığı Ankara’da iletişim okudu. 40’dan fazla film ve dizide oyuncu olarak görev aldı. Altın portakal da yardımcı erkek oyuncu ödülü de bulunan oyuncunun görev aldığı filmlerin tamamına yakını ulusal ve uluslararası filmlerden ödülle döndü. TV dünyasında Kardeş Payı dizisindeki Tahsin Özdemir karakteriyle tanınan oyuncu Yuvamdaki Düşman’da ‘’her şeyi bilen’’ Hikmet’i canlandıracak. Halen Adana Altın Koza ve Rotterdam film festivallerine danışmanlık yapmaktadır.
Rıza Akın’ın Oynadığı Diziler Yuvamdaki Düşman / Hikmet / 2018
Maral: En Güzel Hikayem / Muhsin Usta / 2015
Kardeş Payı / Tahsin Özdemir / 2014
Alev Alev / 2011
Tövbeler Tövbesi / Hasan Akdağ / 2011
Kılıç Günü / Nazım / 2011
Sonbahar / Halil / 2010
Hesaplaşma / Ahmet Ağabey / 2009
Masumlar / Vehbi Başar / 2009
Samanyolu / Halil / 2010
Kalpsiz Adam / Şevket / 2008
Beyaz Gelincik / Resul / 2005
Rıza Akın’ın Oynadığı Filmler Küçük Günahlar / 2011
Oğul / Musa Emmi / 2010
Saç /Musa / 2010
Karanlıktakiler / Ramiz / 2009
Neşeli Hayat / Ahmet Bal / 2009
Kırk / Ahmet Ağabey / 2008
Süt / Ali Hoca / 2008
Tatil Kitabı / Ambulans Şoförü Rıza / 2006
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 22:09 fragmanlife Bir Litre Gozyasi dizisi konusu ve oyunculari

Bir Litre Gozyasi dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Cihan, büyük bir heyecanla üniversiteye hazırlanmaktadır. Hayal ettiği gibi üniversiteyi kazandığında başka bir heyecanın da içinde bulur kendini: “Aşk”. Yaşamaya yeni başladığını hisseden Cihan, aslında tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmıştır ve bunu ilk öğrenen annesi Figen olur. Figen, kızının ömrü yettiğince onun hayatını benzersiz ve kızının hak ettiği gibi geçirebilmesi için çetin bir mücadeleye girişir.
Yapım : Med Yapım - Mf Yapım Yönetmen : Serhan Şahin Senaryo : Hayal Taciri Uygulayıcı Yapımcı : Şelale Baskıcı Oyuncular : Miray Daner (Cihan Yürekli), Sanem Çelik (Figen Yürekli), Tolga Tekin ( Muzaffer Yürekli), Helin Kandemir (Elif Yürekli), Görkem Mete Demir (Deniz Yürekli), Revna Çolak (Eda Yürekli), Mert Yazıcıoğlu (Mahir Yetkin)
Miray Daner Cihan Yürekli
Yürekli ailesinin en büyük çocuğu… 18 yaşında, oldukça güzel, sevimli, yaşam enerjisi yüksek bir kız. Her zaman yaşıtlarından bir adım önde, mantıklı, ayakları yere basan yapısıyla ailenin parlak, sorumluluk sahibi, güvenilen çocuğu olmuş. Arkadaşları tarafından da sevilen, kollanan, sosyal yönü kuvvetli biri… Olaylara pozitif yaklaşan, hedeflediği her alanda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan ve oldukça başarılı bir genç… Gelecek vadediyor.
Sanem Çelik Figen Yürekli
Cihan’ın annesi… 40 yaşında, hala güzelliğiyle dikkat çeken, her şeye yetişmeye çalışan, enerjik bir kadın… Her zaman kendi tercihlerini yaşamış, bu uğurda gereken bedelleri ödemiş ama bundan hiçbir zaman pişman olmamış biri… Güçlü bir kadın, kolay kolay kimseye eyvallah etmiyor. El attığı her işte başarılı olan, mücadeleci bir karakter… Sahip olduğu dört çocuğa, iş hayatında zaman zaman tökezleyen kocasına, evinin idaresine, sağlık görevlisi olarak yaptığı işe, her şeye yetişmeyi başarıyor. En önemlisi bunları sevgiyle yapıyor.
Tolga Tekin Muzaffer Yürekli
Cihan’ın babası, 42 yaşında… Sevecen, iyi niyetli, yumuşak huylu ve muzip bir adam… Karısına aşık; kendini onunla bulmuş, daha doğrusu kendini Figen’in akışına bırakmış biri... Gençlik yıllarında savrulmaya müsait bir karakterken Figen’le tanışması hayatının dönüm noktası olmuş. Karısına duyduğu aşk, güven ve teslimiyetle iyi bir aile babasına dönüşmüş. Ailesi için yapamayacağı şey yok.
Helin Kandemir Elif Yürekli
15 yaşında, Cihan’ın kız kardeşi… Cihan kadar yetenekli ya da başarılı değil… Evin en büyüğü ya da en küçüğü de değil… Bu dezavantajlar onu Yürekli ailesinin en yüksek sesli, en kendini göstermeye çalışan ve en huysuz ferdi haline getirmiş. Her fırsatta sorumluluklarından kaçan, hayatın tadını çıkarmaya odaklı yaşayan bir kız… Cin gibi zeki fakat okul, dersler umurunda değil… Zekasını işine gelecek alanlarda kullanmayı tercih ediyor.
Görkem Mete Demir Deniz Yürekli
12 yaşında, Cihan’ın erkek kardeşi, ailenin tek oğlu… Ergenliğe adım atmak üzere olan, aklı bir karış havada, kendi halinde bir çocuk… Dersleri son derece kötü ama hiç umrunda değil… Bütün hayatı futbol, futbolcular ve bilgisayar oyunları… Neredeyse ilgilendiği başka hiçbir şey yok.
Revna Çolak Eda Yürekli
5 yaşında… Cihan’ın küçük kız kardeşi… Herkes tarafından fazlasıyla sevilen, ilgi gören, evin sevimli miniği… Yuvaya gidiyor.
Mert Yazıcıoğlu Mahir Yetkin
19 yaşında, Cihan’ın önce en yakın erkek arkadaşı, ilerleyen zamanlarda da her şeyi olacak… Karizmatik ama yaşıtlarından farklı biri, çevresiyle mümkün olduğunca az iletişim kuruyor. Doğuştan isyankar, bazen kabalığa varacak derecede dobra biri... Serinkanlılığı, kendine yeter hali, asiliği, herkese kendince kafa tutuşu akranları tarafından “tuhaf” biri olarak görülmesine neden oluyor ama bu bir yandan onu çekici de kılıyor.
Annesinin Cihan ile konuşup aralarının bozulmasına sebep olduğunu öğrenen Mahir, evi terk eder. Mahir’in şimdi tek isteği Cihan’la bir araya gelmektir. Ayla’dan Mahir’in gönlünün Cihan’da olduğunu öğrenen Hande ise çılgına döner. Cihan’dan intikam almak için kolları sıvar.
İşten atıldığını öğrenip dükkanda çalışmaya başlayan Figen’in çabaları yetersiz kalır. Borçlarla uğraşan Muzo bir de dükkanın başına gelenler ile uğraşmak zorunda kalır. Cihan’ın hastalığı yetmezmiş gibi, yeni yılda parasızlıkla sınanacak olan aileyi zor günler beklemektedir.
Yeni yılı karşılamak üzere şehir dışına geziye giden gençlerin eğlenceli ama bir yandan da gergin yılbaşı macerası, Cihan ve Mahir’in başına gelen felaket ile beklenmedik bir şekilde son bulur!
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 18:03 fragmanlife Masum Degiliz dizisi konusu ve oyunculari

Masum Degiliz dizisi konusu ve oyunculari Genel Hikaye Lise yıllarından beri ayrılmamış üç yakın arkadaş; Mert, Emir ve Volkan. Mert'in nişanın olduğu gün, aralarında Mert'in nişanlısının kardeşi Umut'un da dahil olduğu büyük bir olaya karışırlar ve bu olay hepsinin hayatını değiştirir. O günden sonra her birinin tutması gereken bir söz, korumak zorunda oldukları bir sır vardır. Ama bu sır o kadar büyüktür ki taşıması o genç bedenlere ağır gelecektir.
Masum Değiliz
Uraz Kaygılaroğlu Mert Zeki, özverili ve ailesine düşkündür. Hayattaki en iyi dostları, eski arkadaşları Emir ve Volkan'dır. İnşaat mühendisi olup babasının inşaat şirketinde çalışmaktadır. Şirketin işlerinin bozulmasıyla birlikte Koruhan'lara damat olmaya ikna olmuştur. Ama bu sadece bir çıkar evliliği değildir onun için.
Aras Aydın Emir Çok zeki, gizemli ve duygusuz denecek ölçüde acımasız biridir. Çocukluğu evde baba şiddeti ile geçmiş. Babası ailede büyük bir travmaya sebep olmuştur. Karakterindeki sertlik ve acımazlık buradan gelir. Ancak Volkan ve Mert ile ilişkisi, diğer insanlardan farklıdır. Onları gerçekten sevmektedir. Volkan'ın eşi Sema ile ortak oldukları bir avukatlık bürosu vardır. Gerek avukat olması, gerekse de baskın karakterinden dolayı, başlarına gelen olayı yönlendiren hep o olur. Her defasında attığı adımları planlasa da ne yazık ki ön göremediği bir sorun çıkacak ve Emir ondan kurtulmak için çırpınacaktır.
Ushan Çakır Volkan Tıp fakültesinde hocalık yapmaktadır. Oldukça başarılı, zeki ve azimlidir. Bütün hayali, bulunduğu bölümün başına geçebilmektir. Emir ve Mert'in çocukluk arkadaşıdır. Sema ile evlidir. Çevresinde mütevazı bir kişilik olarak gözükse de baskıladığı gizli bir yanı vardır. Bu gizli tarafı, kendini tehdit altında hissettiğinde birden ortaya çıkar. Yaşadıkları olayın ardından o da psikolojik olarak dağılır. Aslında bu yaşanılan olay onun bastırdığı kişiliğinin zamanla iyice ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Sercan Badur Umut Koruhan'ların tek erkek çocuğu, Ceyda'nın kardeşidir. Babası Numan'ın bütün çabalarına rağmen aile işleri olan inşaat sektörüyle asla ilgilenmemiştir. Tam bir sanatçıdır ve genç yaşına rağmen hatırı sayılır bir ün elde etmiştir. Neşeli, eğlenceli ve zevkli bir kişiliği vardır. Çok sosyal, bir o kadar da duygusaldır. Bu duyarlı kişiliği sebebiyle olayın ardından en çok sarsılan kişi de o olur. Ailesiyle ve çevresiyle ilişkileri giderek bozulurken, iyice paranoyak ve sürekli hata yapan bir kişiliğe bürünür.
Damla Sönmez Selin Oldukça yoksul bir mahallede büyümüş, hayatın sorumluluklarını genç yaşında sırtına almıştır. Bir yandan yatalak annesine bakarken diğer yandan da bir kafede garsonluk yapmaya başlamıştır. Her ne kadar narin, kırılgan bir yapıya sahip gibi görünse de içinde güçlü bir karakterdir. Asla pes etmeyen bir yapısı vardır. Çok gururludur. Babası Haydar, kumar meraklısı ve sert bir adamdır. Başına gelecek olaydan sonra çare ararken, desteği hiç ummadığı birinden Mert'ten görür. Yalnız mücadele etmek güç olsa da, bu tanımadığı adama ne kadar güvenebileceğini de bilemez. Kimi zaman Mert'in iyi niyetinden şüpheye düşse de, bu konuda kalbinin sesini dinlemekten başka çaresi yoktur.
Oya Unustası Ceyda Koruhan'ların genç ve güzel kızı. Türkiye'de okul kazanamayınca yurt dışına gönderilmiş orada da zar zor okuyarak Türkiye'ye dönmüştür. Mert'e takıntı derecesinde aşıktır. Onunla evlenecek olması, onun için en büyük mutluluk kaynağıdır. Babası tarafından fazlasıyla şımarık büyütülmüştür. Bu şımarıklığını özellikle Mert'e göstermemeye çalışsa da diğerleri için tam bir çekilmez kişiliktir. En iyi anlaşabildiğini düşündüğü kişi, kuzeni Melis'tir. Nişan gününden sonra Mert'in birden bire değişmesi ile içindeki korkular gün yüzüne çıkmaya başlar
Masum Değiliz 6. Bölüm özeti "O benim babam!"
Kimsenin bakmaya akıl etmeyeceğini düşündükleri yer, çok geçmeden açılmış ve Haydar'ın cesedine ulaşılmıştır. Diğer yandan ise Sema, Mısra'nın yaptığı iğne ile hastanelik olur, çocuğunu düşürme tehlikesi içindedir. Volkan perişan olmuştur. Mert, Umut ve Volkan artık sıranın onlara gelmesini bekliyordur. Ama Emir onlar kadar karamsar değildir. Ne de olsa ceset üzerinde herhangi bir delil bırakmamışlardır. Ama Emir'in akıl etmediği bir detay vardır. Bu detay hepsinin geleceğine kara bir damga vurabilir.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2016.01.02 04:50 ertunga Oyun sektörü ve Türkiye

Esenlikler sevgili reddit çocukları.Öncelikle şunu belirtmek isterim belki daha önce tartışılmıştır,konuşulmuştur belki hiçbirinizin sikine değildir oyun sektörü bilemem ama bence bunların tekrar konuşulmasında fayda vardır,zararı yoktur.Ben bu işler nasıl yürüyor,bi oyun nasıl meydana geliyor onu da bilmem,bu yüzden sizlerin fikirlerini almak istedim.Çünkü buraya her ne kadar eğlenme amaçlı giriyor olsamda:biliyorum ki bir çok online platformda göremiyceğim kalite insanlar barındırıyor bu sub.Akademik başarılar olsun(2 üni bitiren tipler var amk),tahammül seviyesi olsun,inandığınız fikirlere/ideolojilere bağlılığınız olsun xD
Demem o ki;Şu an oyun sektörü almış başını gidiyor,hepimizin bilgisayarında en az 1,2 oyun yüklüdür yani artık herkesin hayatının bir parçası bi film izlemek gibi,bi kitap okumak gibi birşey oldu oyun oynamak artık.Ekonomik getirisinin yanında ayrıca mükemmel bir propaganda aracı olarakta kullanılabiliyor.En misalinden Amerikan'nın bi Vietnam savaşı 50 farklı oyunda işlendi ve ortalama bi Amerika'lı kadar bilgi sahibi olduk vietnam savaşı hakkında.Peki siz istemez misiniz bize ait bir strateji oyunu mesela 1.dünya savaşında;Almanlar yenilince otamatik surrender veren Ottoman empire olarak oynamayı ya da Atatürk komutasında Çanakkale'de çarpışan bir er olmak ya da Evliya,Ebe,Yeniçeri,Adanalı gibi classlar barından Steamde top 10 satış listesine giren bi rpg oyunumuz olsun ? Ben çok isterim..Biliyorum ki sizde istiyorsunuz baylar ve bayanlar
İşte lafı fazla uzatmaya gerek yok.Yukarıda yazdıklarımın gerçekleşebilmesi için neler gerekli sizlerin fikirlerini merak ediyorum,turkey'in beni utandırmıycağından eminim,sizden güzel şeyler bekliyorum.benim fikrim şu ki;
Bu olay sadece devlet desteği ile bi kaç özel okul açılıp,yurtdışından programlama ve tasarım üzerine kaliteli öğretmenler getirilerek,bu işlere ciddi anlamda meraklı gençler tespit edilip ücretsiz olarak bu okullarda eğitim görmeleri sağlanmalıdır ve mezuniyetten sonrada devlet'e ait bu iş için kurulmuş şirketlerde işe alınmalıdırlar.Çünkü şu an hali hazırdaki eğitim düzeninde bunları karşılıycak ne öğretmen,ne okul,ne de öğretim var.Sadece devlet önayak olursa bu iş gerçekleşebilir diğer türlü bireysel olarak bu iş ile ilginenler olsa bile maddi destek,kaynak,iş arkadaşları olmadan mario yapmaktan öteye gidemezlegidemiyceklerdir.Tabi böyle birşeyin devlet tekelinde olması oldukça saçma olur ama bu zamanla değişecektir.
Durumun ciddiyetini ve ehemmiyetini anlıyabilmeniz için noktalama işaretlerine bakın,hatırladığım kadarıyla yalan yanlış 3,5 noktalam işareti serpiştirdim sağ sola,sırf siz daha rahat okuyun diye :D
Not;Harbiden olm ciddiyetle yazdım ama şimdi yazdığımı okuyunca yine shitposta benzemiş,amk böyle işin.
submitted by ertunga to Turkey [link] [comments]